Dün çekirdek ailemle ani bir kararla İstanbul’un kuzeyinde küçük bir sahil kasabası olan Karaburun’a gittik. Güneşli bir şubat gününde denizi, gökyüzünü, kuşları filtresiz görmek iyi geldi. Ama ben “gezdim, gördüm, döndüm” insanı olmadığım için dünden beri zihnim susmuyor.

Bu bir gezi yazısı değil. Bu bir zihnimin kıvrımları anlatısı. Yıllardır aşırı yapılandırılmış bir İstanbul ilçesinde yaşayan konfor düşkünü bir şehirli olarak Karaburun gibi otantik bir kasabanın bende uyandırdıklarını anlama denemesi.
İstanbul’un o geniş, çok şeritli otobanlarından çıkıp Karaburun tabelalarını izlerken dünya hafifçe değişmeye başlamıştı. Sıra sıra binalar, iş yerleri ve restoranlar yerini tarlalara, ormanlara, derme çatma yapılara bırakırken “Başka bir şehirde miyim?” hissi yavaş yavaş belirginleşti.

Parke taşlı dar sokaklardan geçip arabayı park ettikten sonra ilk göze çarpan şey uçsuz bucaksız gökyüzüydü. Ve deniz. İstemsizce, herkes gibi hayranlıkla manzarayı izledik önce. Ve ara sokaklardan sahile doğru yürümeye başladık.

Başrol elbette eşsiz manzaraya aitti. Ama ya sokaklarda, kaldırımlarda, evlerde, bahçelerde gördüklerim? Yürürken her adımda bir sonraki görüntüyü öngöremeyişim? Her bir evin, bahçenin, duvarın kendine özgü varoluşu. Kimisi bakımlı, kimisi bakımsız, kimi virane, kimi yıkık, hatta terk edilmiş bir sürü yapı. Her birine bakarken hikayesini tahmin etmeye çalışmak. Camlar, kapılar sıkı sıkı kapalı, demek yazın geliyorlar. İpte çamaşır var, demek buralarda yaşıyorlar.
Yol kenarlarında bakımsız, diken talamış bahçeler. Zamana dayanamamış çitler. Biri duvar boyamış, kovası oracıkta duruyor. Üstelik kırmızıya boyamış, çok cüretkâr. Su saatine afilli bir metal dolap yapılmış zamanında, güzelce yeşile de boyanmış. Ama o da dayanamamış zamana, paslanmış, kırılmış.
Bedenen ve zihnen bunların arasında dolaşırken eski günlerdeki gibi analog kameramla fotoğraf çekmek istedim ama yanımda sadece akıllı telefonum vardı. Dikey formatta birkaç fotoğraf çektim ben de, hikayemde paylaştım.
Peki bu otantik atmosfer neden beni böyle etkiledi? (Otantik deyince akla köy işi kilimler, eski kap kacaklar geliyor biliyorum, ama kendi gibi olma halinden bahsediyorum burada)
İstanbul’un sonradan kurgulanmış, sıfırdan inşa edilmiş bölgelerinden birinde, kalabalık bir sitede yaşıyorum. Bütün binalar, ev planları aynı. Peyzaj, parklar, yollar tek tip. Binalar boyanacaksa aynı renge boyanır. Kırmızı duvar? Mümkün değil. Ağaçlar düzenli olarak budanır. Çimler kesilir. Siteye elektronik kapılardan, turnikelerden girilir. Her şey çalışır. Her şey kontrol altındadır.
Bir aksaklık varsa hemen ilgilenilir. Çöp alınır. Dam akmaz. Boru patlamaz. Temizlik düzenlidir. Güvenlik vardır.
Elbette bu steril hayatı kendim seçtim ve çoğu insan gibi sağladığı konfordan memnunum. Ama burada özgün bir şey yok, bir hikaye yok, hafıza yok.
Belki de ruhumun sıkıştığı yer tam burasıdır.
Konfor bana çok şey veriyor.
Ama karşılığında benden ne alıyor?
Hayatımı seviyorum. Evimi, ailemi, rutinimi, konforu… Seçme şansım olsa muhtemelen yine aynı hayatı seçerdim.
Mesele buradan kaçmak ya da düzeni reddetmek değil. Sadece hayatın izlerine biraz daha yer açmak istiyorum. Zamana dayanmış bir detaya, sürpriz bir köşeye, planlanmamış bir görüntüye…
Ya da standartın dışına çıkan şeyleri de hayatın parçası olarak kabul etme hali. Neden olmasın?
Ve yıllar sonra gelip burayı okuyacak Özlem’e (tabii size de) bir soru: Özgün, öngörülemez, belki konforsuz ama hafıza taşıyanı mı yoksa kusurlardan arınmış, standart, planlı olanı mı tercih ediyorsun?
Yoksa şimdi yaptığın gibi güvenli olanı yaşayıp diğerinin varlığını uzaktan sevmeyi mi?







Bir yanıt yazın